Üniversite-Sanayi İşbirliği Programının Eleştirisi

Araştırma ve eğitimin birlikteliğine dayanan geleneksel üniversite sistemi, dünya çapında önemli dönüşümler yaşıyor. Ülkemizde de üniversiteler, hukuksal ve kurumsal çerçevesi YÖK'le çizilen ve temel dinamikleri küresel piyasa mekanizmaları tarafından belirlenen etkenlerle yeniden şekilleniyor. "Üniversite-Sanayi İşbirliği" (bundan sonra kısaca ÜSİ denilecek) kavramı ile ifade edilen program, bu süreç içerisinde özel bir yere sahip.

Aşağıdaki yazıda bu programın tarihsel gelişimi ile ülkemizdeki serüvenine ana başlıklar halinde değinilecek; programın temel savları özetlenerek, özgür bilim pratiği açısından eleştirel bir değerlendirme yapılmaya çalışılacaktır.

l. ÜSİ'nin Tarihsel Gelişimi Üzerine Notlar

ÜSİ'nin tarihsel gelişimini deneysel kökenli teknolojilerin yerini, bilimsel kökenli teknolojilerin almasıyla başlatmak mümkün. Bu oluşum, İngiliz Sanayi Devriminin sağladığı zemin üzerinde gerçekleşti ve 19. yüzyılın ortalarından itibaren ivme kazanarak sürdü. Aynı tarihlerde, bir geç sanayileşme yolu olarak Almanya'da yürürlükte olan List'gil strateji, II. Dünya Savaşından sonra yetkinleşerek yaygınlaşacak olan korporatist bilim-teknoloji-iktisat politikaları modelinin ilk örneklerini verecekti.

20. Yüzyıla girerken sadece üniversitenin değil, bir bütün olarak eğitim sisteminin yeni sanayi ekonomilerinin bir uzantısı işlevini görmeye başladığını, okulların "hem devlet hem de şirketler için itaatkar hizmetçiler üretme sorumluluğunu" yüklendiğini söylemek mümkün. Bilim ve teknoloji ilişkisinin üniversite bünyesinde kurumsallaşması, sanayinin zaferiyle ve ekonomik rekabet ortamıyla yakından ilintilidir. Bu dönemde, siyasal alanda olduğu kadar, pozitivist evrenselci bilim anlayışının egemen olduğu üniversitelerde de canlı tartışmalar yaşanmıştır. Eğitim, toplumun yenilenmesine göre mi, ekonomik rekabetin gereksinimlerine göre mi örgütlenecektir? Eğitilmiş insan mı, özgür insan mı hedeflenecektir?

20. yüzyılla birlikte Batı'da eğitim alanı ve üniversiteler, sanayi kapitalizminin gereksinimleri ile, siyasal demokrasinin gereksinimleri arasındaki çatışmalar tarafından biçimlenmiştir. Örneğin İngiltere'de Fabiancılar'la birlikte sanayi toplumunu konu alan politika yönelimli sosyal araştırmalar da 19. yüzyılın sonlarında üniversite bünyesinde kurumsallaşmıştır. Daha çok ahlaki ve kültürel bir güç odağı olan üniversitelerde politika yönelimli bu ve benzeri çalışmalar, sanayi toplumunun sosyal refah eksenli örgütlenmesinde ihmal edilemeyecek etkilerde bulunmuştur.

Üretimin bilime dayalı yapısıyla gelişen ilişkiler setini ulusal ölçekte sistemleştiren ve kısaca ’bilim politikası’ başlığıyla adlandıran müdahaleci devlet politikaları ise, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Bilim politikası, Keynes'gil makro iktisadın ve kalkınma iktisadının tamamlayıcı unsuru olmuştur. Üretim fonksiyonlarının ölçülmesi yoluyla genel verimlilik artışının (teknik ilerlemenin) kökeninde bilimsel ve teknik araştırma faaliyetlerinin bulunduğunun anlaşılması, "sermaye ve işgücünü yaygın bir biçimde arttırmadan hasılayı çoğaltmaya çalışan kalkınmacılara yeni bir imkan sağlıyordu: Araştırma faaliyetlerini iktisadi kalkınma amacına yönlendirmek. Bunun teknik adı da bilim politikası idi". Bu süreç boyunca üniversite kurumu, ulusal bilim politikası içinde genellikle devlet dolayımıyla yerini alırken, 1970'lerle birlikte bu ilişki biçimi çeşitlenerek dönüşmeye başlamıştır. Yaşanan dönüşümün en çarpıcı yanını, üniversitenin kurum olarak özel sanayi sermayesi ile girdiği organik ilişki oluşturmuştur.

Dünya ekonomisinde ve üretim sürecinde meydana gelen dönüşümler bir kenara bırakılırsa, 1970'lerin ortalarından itibaren üniversiteleri değişim yönünde içerden zorlayan ana faktör eğitim talebinin kitleselleşmesiydi. Batı'da üniversite eğitimine yönelik talep patlaması Keynes'gil politikalarla şekillenen toplumsal ve kültürel koşulların itkisiyle, ama tam da Keynesçiliğin krize girdiği bir dönemde, yaşandı. Bu durum karşısında kıta Avrupası üniversiteleri genellikle mesleki eğitimi ayrı bir kurumsallaşma (meslek yüksek okullan gibi) içinde sürdürerek, araştırma ve eğitim birlikteliğine dayalı geleneksel yapısını korumaya çalıştılar. Ancak sosyal devlet kazanımlarının aşındırılması ve tasfiyesi ile birlikte, üniversitelerin içine düştükleri kriz derinleşerek sürdü.

1980'lerle birlikte üniversite, yenilik (innovation) sisteminin bir parçası olarak araştırma-geliştirme (bundan sonra kısaca Ar-Ge denilecek) faaliyetlerine girmek ve global pazarda rekabet edebilecek "insan sermayesini" yetiştirmek seçenekleriyle karşı karşıya bırakıldı. Artık üniversiteden, "teknoloji belirlenimli ekonomide, yeni sanayilerin kuluçka makinası" olması beklenmektedir. ÜSİ'yi, bu beklentinin programatik ifadesi olarak değerlendirmek mümkündür.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde üniversitelerin, bu alanda oldukça yol aldıkları biliniyor. Üniversitelerin bu yönelimi mutlak bir onay ve destek görmediği gibi, ciddi direniş ve eleştirilerle de karşılaşılıyor. Daha şimdiden üniversite bağımsızlığının erozyona uğradığı; eğitim işlevi değersizleşirken, araştırmanın kesin bir hakimiyet kurduğu; bazı disiplinlerin adaletsiz bir şekilde üstünlük sağladığı; sanayi ve ekonomi politikalarına endeksli yapısıyla akademisyenlik mesleğinin etik değerlerinin ve üniversitelerin toplumsal meşruiyetinin zedelendiği söyleniyor.

12 Eylül 1980 askeri darbesi ile köklü dönüşüm yaşayan üniversite sistemimiz, içine düştüğü yapısal sorunların yanısıra, bilim ve piyasa arasında karmaşık bir hal alarak gelişen ilişkilerle de sarsılıyor. Askeri darbenin ürünü olan YÖK sistemi, 1990'ların başından itibaren kendisini global piyasa yönelimli bir dönüşüme hazırlıyor. Yerleştirilmeye çalışılan ‘piyasacı üniversite’ sistemi, 12 Eylül'ün tepkisel ve tutucu düzenlemesinin mantıki devamı olmakla birlikte atılımcı özelIikler taşıyor ve ‘yenilikçi’ retoriğiyle başta TÜBİTAK gibi bilim topluluğunun saygın kurumu olmak üzere geniş bir çevrenin desteğini almış gözüküyor.

1. Türkiye'de Bilim Politikasının Kısa Serüveni

Genç Cumhuriyet yerleşirken, üniversite sistemi de Kıta Avrupası geleneğini takip ederek, kürsü sistemi temelinde araştırma ve eğitiminin birlikteliğine dayalı bir kurumsallaşma yaşadı. Oluşumu itibarıyla üniversitenin, 1960'larda benimsenen planlı kalkınma çabasının kurucu unsurlarından biri olması, olağandı. Ulusal bilim politikasının planlı kalkınma amacı içinde tanımlandığı Birinci Beş Yıllık Planda araştırma faaliyeti, sınai ve teknolojik gelişmenin yanısıra, iktisadi ve sosyal konularda da "gelişmeyi destekleyen ve hızlandıran en önemli unsurlardan" biri olarak değerlendirilmişti.

Misyon yüklü akademik kurumsallaşma ile pozitivizmin genellikle en vülger yorumlarının hakimiyet kurduğu bilimsel pratikler arasında bir tamamlayıcılık ilişkisi, kurulabilir. Nitekim Birinci Plan'a damgasını vuran da "bilimin tarafsız, evrensel ve sınıflar üstü bir ‘kutsal öğreti’ olduğunu vaaz eden pozitivizm oldu. Birinci Plan çerçevesinde atılan somut adımlarda etkin roller üstlenen bilim insanları, "bir tür ‘modern ruhban sınıf’ olarak toplumun çeşitli kesimlerinden soyutlanmış, kendi davranış biçimi içinde bağımsız bir zümre muamelesi" görmekteydi. Öyle ki, 1963 yılında "müsbet bilimlerde temel ve uygulamalı araştırmalar alanında takip edilecek milli politikanın tesbitinde Hükümete yardımcı" olmak üzere kurulan TÜBİTAK, 1970'lerin sonlarına gelindiğinde ‘ruhban sınıf halesine’ bürünerek TÜBİTAK ‘üniversiteleşmiş’ti.

1960'ların ortalanndan itibaren, vülger pozitivizmin belirli ölçülerde egemenlik alanı dışında kalan sosyal bilimler, dünyadaki gelişmelerin de etkisiyle paradigma çeşitlenmesi yaşadı. Üniversiteye yeni bir soluk gelirken, iktisat ve sosyal politika alanlarında Milli Prodüktivite Merkezi (MPM), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) gibi kurumlar aracılığıyla gerçekleşen üniversite etkinlikleri bu gelişmelerden etkilendi. Toplum ve teknoloji alanında üniversite, hem alanın kendisinden (sanayi ve somut toplumsal aktörler), hem de siyasal iktidarlardan göreli özerk bir bilimsel etkinliği, devlet dolayımıyla 1980'e kadar sürdürdü. Üniversitenin kurumsal şekillenişi ve akademik ortam, söz konusu etkinliğe tabi olmadığı gibi, kendi içinden eleştirel bakış açılarının çıkabilmesi ve etkinlik kazanması da mümkün oldu. Özetle 1930'lardan 1980'e kadar ülkemizde, Alman/Fransız üniversite geleneğine yaslanan ve “universitas idealini gözetmeye itina göstermiş” bir modelin varlığından söz edilebilir.

12 Eylül 1980 askeri darbesi ile birlikte üniversite sistemi, bilim-teknoloji ve iktisadi-sosyal politika etkinlikleri açısından yeni ve farklı bir döneme girdi. Yeni liberal politikalarla devletin küçültülmesine dönük adımlar atılırken, üniversitenin geleneksel politika etkinlik alanı da daraltıldı. İktisat politikalarının ‘prenslere’, teknoloji ve toplum politikaların ise ’piyasanın sonuçlarına’ emanet edildiği bir dönem başlamıştı.

1980'lerin hemen başında V. Beş Yıllık Kalkınma Planı çerçevesinde faaliyet gösteren Bilim-Araştırma-Teknoloji İhtisas Komisyonu raporu, ÜSİ'ye gelişte önemli bir kilometre taşıdır. ÜSİ programının oluşturulmasında kritik bir yere sahip olan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, V. Plan'ın ürünüdür. Ayrıca araştırma ve teknoloji ilişkisini, eğitim ve ekonomik sistem arasındaki işbirliği ile ele alan İstanbul Çalışma Grubu raporu, 1990'ların gündemini önceden haber veren bir metin niteliğindedir. Bilim İhtisas Komisyonunun hazırladığı Rapor aynı zamanda bir ibret belgesi niteliğindedir. Türkiye tarihinin en kapsamlı bilim insanı tasfiyesini gerçekleştiren YÖK, “beyin göçünü” durduran bir kurum olarak Raporda övülmüştür. Uygulanmamakla birlikte Nimet Özdaş'ın başkanlığında geniş bir kadronun 2,5 yıllık çalışması sonucunda Türkiye Bilim Politikası: 1983-2003 adlı döküman da bu yıllarda hazırlandı. Türkiye'nin ilk bilim politikası metni niteliğini taşıyan bu dökümanla Türkiye, Türkcan'ın deyişiyle, "faz farkı yapacaktı". Çünkü bilim politikası için 1960'larda atılması gerekli adımlar, makro iktisadın ve kalkınma iktisadının modasının geçtiği, monetarizmin ön plana çıktığı ve bilim politikasında ise makro hedeflerden mikro (firmada yenilik) hedeflere kayıldığı 1980'li yıllarda atılmıştı.

1980'lerin sonlarından günümüze, TÜBİTAK başta olmak üzere, YÖK ve üniversiteler "Ulusal Bilim ve Teknoloji Politikası" içinde yeniden etkin bir konum elde etmiş olmanın coşkusu içindeler. Bir zamanlar planlı kalkınma amacına bağlı tanımlanan ulusal bilim politikası, günümüzde sanayinin rekabet gücünü geliştirmeye hasredilmiştir. Bu yönelim, hem globalizmin kelamı olarak kutsanmakta, hem de ‘ulusal’ bir görev olarak sunulmaktadır. YÖK Başkanı Kemal Gürüz tarafindan hazırlanan yeni YÖK yasa taslağı, çerçevesini ÜSİ'nin belirlediği hedefler doğrultusunda üniversite sistemini yeniden yapılandırmak amacındadır.

3. ÜSİ Programının Temel Dayanakları

ÜSİ'nin üniversite ve sanayici için bir tercih değil, fakat yaşamsal bir zorunluluk olduğu söylenmektedir. Neden yaşamsaldır?, sorusu şöyle yanıtlanmaktadır: Bilimin teknoloji içeriği, teknolojinin de bilim içeriği güçlenmiştir. Karşılıklı bağımlı hale gelen bilim ve teknoloji (bilim-teknoloji sarmalı) bu işbirliğinin "nesnel" gerekçesidir. İkinci olarak ÜSİ'nin odağında yer alan Ar-Ge faaliyetleri, hem rekabet üstünlüğünün elde edilmesinde, hem de karın gerçekleşmesinde elzemdir. Ar-Ge faaliyetleri, uzun süreyi, maliyeti ve riski (karlılığın belirsizliği) içerdiği için, mutlaka üniversite bünyesinde ve öncülüğünde yapılmalı; sanayiciye üniversite (devlet) güvencesi verilmelidir.

ÜSİ yaklaşımı içinde "sanayi" kavramı, bütün aktörleri ile sınai yapıyı değil, sadece sanayiciyi içermekte; resmi metinlerde "sanayi" ve "sanayici" kavramları, bağlamına göre birbirinin yerine sorunsuz bir şekilde kullanılmaktadır. `Ulusal bilim ve teknoloji' politikasının öznesi, girişimci firmadır. Firmanın rekabet gücü yükselirse, kümülatif olarak sanayinin ve ekonominin rekabet gücünün de yükseleceği savlanmaktadır. Böylece firmanın, dolayısıyla sanayinin, dolayısıyla ekonominin rekabet gücünü yükseltmek, üniversiteler ve bilim insanları açısından, sırasıyla ulusaI bir ödev, toplumsal bir sorumluluk ve bilimsel faaliyet için yaşamsal bir ihtiyaç olmaktadır. Görüldüğü gibi üniversiteler ve akademisyenler, sanayi ile işbirliği yolunda globalizmin egemen söylemiyle yoğrulmuş baskıcı bir retorikle karşı karşıyadır. Zira, ÜSİ'ye kuşkuyla bakanların çağdaşlığı ve bilimselliğinden olduğu kadar, topluma ve ulusa karşı sorumluluklarından da kuşku duyulacaktır.

Gelitmit kapitalist ülkelerle kıyaslandığında Türkiye'de üniversite-sanayi işbirliği yönünde atılan adımların henüz yetersiz olduğu ve bugüne kadar ikircikli politikalar izlendiği söylenebilir. TÜBİTAK'ın terimleriyle "bilginin ticarileşmesinde pazar talebinin ve rekabetin taşıyıcısı olan özel sektör ve üniversite arasındaki diyalog gelişmiş" değildir. 1980'lerin ortalarından itibaren bu yönde adımlar atan İTÜ, ODTÜ, Ege ve Eskişehir Anadolu üniversitesinin teknopark girişimleri emekleme evresinde olsa da, genel olarak bilim ve piyasa ilişkisi karmaşık bir hal alarak gelişmektedir. ÜSİ, bir yanıyla da bu karmaşıklığı giderecek bir program olarak da düşünülmektedir.

1. Bilim-Teknoloji Şurası çalışmalarında ezici çoğunluğunu üniversitelerden ve işveren çevrelerinden yaklaşık oranlarda gelen üyelerin oluşturduğu Üniversite-Endüstri-Devlet İşbirliği Komisyonu tarafından hazırlanan 1990 tarihli rapor, ÜSİ yolunda atılmış en kapsamlı fikri hazırlık olarak görülebilir. Komisyon belgelerinde akademik kadroların yeni esaslara göre düzenlenmesinden, müfredata ve döner sermaye mevzuatına kadar uzanan ve sayısı 120'yi bulan değişiklik önerileri yer alıyor. Yeni YÖK yasa taslağına da feyz vermiş olması muhtemel olan bu çalışma, üniversite sisteminde piyasanın yarattığı kaotik sonuçları sistemleştirerek, üniversiteyi sanayi(ci) ile işbirliğine hazırlıyor. ÜSİ'nin temelinde Ar-Ge faaliyeti yer aldığı için, önerilerin öncelikli ve ağırlıklı konusunu, araştırma olanaklarının düzenlenmesi oluşturuyor. Üniversitenin detaylı bir şekilde yeniden yapılanması, bu önceliğe bağlı olarak tanımlanıyor. Bu amaçla geliştirilen politika önerileri, ana hatlarıyla şöyle özetIenebilir:

Üniversitelerde gerçekleştirilen araştırmaların yüzde 90'ını oluşturan ve lisansüstü eğitimin bir parçası olarak yapılan çalışmalar, salt akademik derece amacına bağlı olmaktan çıkarılmalı ve büyük ölçüde sanayi işbirliğinin ihtiyaçlarına yöneltilmelidir.

Lisansüstü araştırma konuları, sanayinin gündemindeki konulardan seçilmeli; güdümlü araştırmaların denetiminde sanayiciler de yer almalıdır. "Sanayicilerin yönetiminde gerçekleşecek uygulamalı araştırma projeleri ÜSİ için kalkış noktası" oluşturacak ve böylece "profesyonel bilim ve teknoloji yönetimi"nin tesisi mümkün olacaktır.

Profesyonel yönetim anlayışı içinde üniversite elemanları ve sanayiden uzmanlar birbirlerinin programlarında kolayca yer alıp çalışabilmelidir. Aynı şekilde akademisyenlerin sanayide uzun süreli çalışmaları için yasal düzenlemelere gidilmelidir.

ÜSİ, üniversite özerkliği ve özgür bilimsel faaliyet gibi, üniversitelerimizin temel sorunlarını da çözecektir. Yeter ki, "sanayici, bilimcilerin bağımsız entellektüel faaliyetlerine kaba müdahaleler yapmamak için duyarlı" olsun. Zira yeni düzenleme ile "akademik ortamın özel koruma gerektiren yapısı, belki de devletten çok sanayicinin sorumluluk alanına" girecektir.

4. Akademik Topluluk Yol Ayrımında: Özgür Bilim vs. ‘Seçkin’ Bilim

İşverenlerin ‘seçkinler klübü’ TÜSİAD'ın şu anki YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün kaleminden 1994'de yayınladığı üniversite raporunda yer alan `girişimci üniversite' modeliyle bütünleşen yukarıdaki öneriler, kitlesel eğitimin yanısıra ‘seçkin’ öğretim veren ayrı bir kurumsallaşma önerisini de beraberinde getiriyor. `Seçkin' öğretim hedefi, araştırmayı eğitimden kopartan ve günümüzde Kıta Avrupasını da etkisine alan Anglo-Amerikan üniversite anlayışının bir ifadesidir. "Anglo-Amerikan dünyasında üniversiteler, artık, büyük oranda uygulamalı doğa bilimlerinin ve daha küçük oranda uygulamalı 'sosyal bilimler'in tahakkümünde, pazar ekonomisine hizmet eden kurumlar" haline gelmiştir. Ülkemizde de YÖK eliyle son yıllarda bu yönde çeşitli adımlar da atıldı. `Seçkin öğretim' verecek olan az sayıdaki üniversitelerde, lisans programları daraltılarak, lisansüstü programlara ağırlık verilmiş; enstitüler aracılığıyla ‘sorun yönelimli’ konularda açılan lisansüstü programları, disiplin yönelimli programlar pahasına güçlendirilmiş; asistanlık ünlü 50. madde ile `burslu öğrenci' statüsüne evrilerek tümüyle tasfiyeye uğramış ve araştırma görevlisi devri hızlandırılmış; `öğrenci asistanlığı' uygulamasıyla düşük ücret karşılığı azami asistan verimliliğinin alınması yoluna gidilmiş; böylece Amerika'da öğrenci tepkilerine neden olan `öğrencilerin proleterleşmesi' süreci, kıyısından köşesinden bizde de başlatılmış; kurulan vakıflar aracılığıyla özelleştirme yolunda hayli mesafe alınmış; akreditasyon tesbiti için pilot çalışması gerçekleştirilmiştir.

Türkiye'de üniversiteler bir çok tasfiye hareketi ile karşılaştı. Bugüne kadar yaşanmış olanlar içinde en ayırt edici ve kritik tasfiye, asistanlık kurumunun tasfiyesidir. Doğramacı YÖK’ü ile açılan kapıyı, Anglo-Amerikan üniversite sistemine uyum peşinde koşan bugünkü hakim YÖK zihniyeti tamamlamıştır. Güçlü asistanlık kurumu, hem akademik geleneklerin oluşturulması ve sürdürülmesinin güvencesi, hem de yeni arayışların akademi içindeki fideliğidir. Asistanlığın tasfiyesi bu işlevler çerçevesinde değerlendirilmelidir. Güçlü asistanlık kurumunun bulunmadığı bir üniversite, sermayenin gerçek egemenliği altındaki bir bilim pratiği için daha elverişli bir üniversite demektir.

Türkiye'de üniversiteler, temel bilimleri ve felsefi-teorik araştırmaları değersizleştiren; uygulamalı bilimleri ve politika yönelimli görgül araştırmaları ya da kısaca ‘projeci bilimi’ teşvik eden Anglo-Amerikancı modelin yörüngesine sokulmuştur. Bu yönelimin, temel bilimler ve teorik araştırmalarda büyük birikime ve güçlü geleneklere sahip gelişmiş ülkelerdeki sonuçlarıyla, bizim gibi zayıf birikim sahibi çevre ülkelerdeki sonuçları, kuşkusuz, farklı olacaktır. Bütün bunların enine boyuna tartışılma zamanı çoktan gelmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki bilim topluluğu yeni yüzyıla, bilimsel bilginin hangi saiklerle üretileceği ve hangi yollarla yayılacağı gibi kadim sorular etrafında yeniden saflaşarak girecektir. Bilgi üretimi kendi meşruiyetini insanın özgürleşme (emancipation) ereğine mi, sermayenin kar motifine mi dayandıracaktır? Sermaye, 19. yüzyılın sonlarında olduğu gibi 20. Yüzyılın sonlarında da bu soruyu güncelleştirmiştir. Aynı şekilde üniversite, kökleri Rönesans geleneğine uzanan `kullanımı olmayan', `işlevsiz' bilgi üretimine bünyesinde yer verebilecek midir? Bilgi toplumsallaşarak mı, ticarileşerek mi yayılacaktır? Bilimsel bilgi, insanlığın evrensel bilgi haznesine ait ve kamusal kullanıma açık mı olacaktır, yoksa mülkiyet rejimine ve meta ilişkilerine mi tabi olacaktır?

Metin Özuğurlu (ÖES üyesi, Ankara Üniversitesi, SBF)