EĞİTİM ÜZERİNE
İzzettin Önder (20.04.1999)
Eğitim; bireyin çevresini algılama, anlama ve denetlemeye yönelik olarak tek başına ya da bir grup içinde sürdürdüğü zihinsel çabadır. Bu yönü ile eğitim; çok büyük bölümü ile üretim faaliyeti, çok küçük bir bölümü ile de bizzat eylemden haz almaya yönelik tüketim faaliyeti olarak görülür. Eğitimin bu temel niteliği, böylesi faaliyette bulunan bireyi araştırma, inceleme ve yorumlama gibi alanlarda yoğunlaşmaya iterek, onun eleştirel ve zihinsel yönünün gelişmesine neden olur.
Eğitim; bireyin bireyselleşmesi kadar, aynı zamanda onun toplumsallaşması aracıdır da. Bireyin bireyselleşmesi, onun özgüven ve özkarar mekanizmalarının gelişmesi anlamına gelmektedir. Bireyin toplumsallaşması ise, eğitim yolu ile toplumsal birikimden yararlanması ve böylece elde edilen yararın toplumsal işbölümü içinde tekrar topluma dönüştürülmesi demektir. Eğitimin bireyi özgürleştirmesi için, onun, hakim dokulardan arındırılmış ve eleştirel nitelikte olması gerekmektedir. Eğitim özerkliği, bireysel özgürlük kadar, toplumsal işbölümü için de gerekli ve geçerli bir koşuldur. Aksi durumda, eğitim, bireyi
köleleştici ve tek-tip bireylerden oluşmuş bir toplumsal yapı oluşturucu bir rol oynayabilir.Eğitim; tarihin çeşitli aşamalarda, toplumsal örgütleniş ve üretim faaliyetine bağlı olarak, çok çeşitli biçimlerde ortaya çıkmıştır. Antik çağda, henüz kurumsallaşmamış ve bir tür felsefik söyleşi ya da öğreti biçiminde ortaya çıkmış olan eğitim, belki de en rahat ve liberal gelişme çağını yaşıyordu. Ancak, zaman içinde toplumların örgütleniş biçimleri giriftleştikçe, eğitim de bu örgütlenme biçimlerine bağlı olarak, örgütsel yapılanma ve işlev değişikliğine uğramıştır. Eğitim ve örgütsel yapılanma arasındaki etkileşim ve zıtlaşma, farklı biçim ve düzeylerde olmak üzere, hemen her dönemde yaşanmış olmakla beraber, söz konusu etkileşimin en belirgin bir hal aldığı, hatta bunun bir tür zıtlaşmaya dönüştüğü aşama kilisenin mutlak hakimiyeti altında yaşanmıştır.
Eğitim ve bilimsel çalışmaların bireylere ve toplumlara kaçınılmaz olarak yeni ufuklar açıyor olması, eğitim faaliyetleri ile toplumda varolan diğer başat kurumları kaçınılmaz olarak çatışma içine itmiştir. Böylesi çatışmanın en ağır olduğu dönem, kuşkusuz, dinsel akımların en yoğun olduğu ortaçağ olmuştur. Karanlık dönem olarak anılan ortaçağda çatışmanın böylesi yoğun olarak yaşanmasına, aynı alanların "akli bilgiler" ile "nakli bilgiler" tarafından yönlendirilmesi neden olmuştur. Dinsel kurumlar içinde geliştirilen "nakli bilgiler"e toplumun iman sistemi içinde yaklaşım yapması ve böylece oluşturulan toplumsal kurumlarda bazı grupların hakimiyet alanı kazanmaları, kaçınılmaz olarak, bilimsel alanların ve her türlü bilimsel gelişmelerin mutlak bir baskı altına alınmasına neden olmuştur. Ortaçağın karanlığı ve bu dönemlerde yaşanan engizisyon aklın ve akli yöntemlerin inanç sistemi ile çatışmasının bir sonucudur.
Önceleri inanç sistemi içinde de olsa, bazı bilgilerin topluma aktarılması, fikirsel alanda akılcılığın ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Bilgilerin zihinde depolanması, tüm baskılara rağmen, zihinsel faaliyetin önünün açılmasına katkıda bulunmuştur. Bilgilerin zihinsel depolanması yanında, seyrek de olsa, veri bilgilere karşı geliştirilen zihinsel kuşkular da akılcılığın önünün açılmasında önemli bir rol oynamış bulunmaktadır.
Çıkar çevrelerince yorumlandığı biçimi ile dinlerin toplumsal işlevi ve dinleri toplumsal baskı aracı olarak kullanan hakim gruplar açısından bakıldığında, dinsel yaşamın bilimsel açılım ve gelişmelere karşı olmasının nedeni anlaşılmaktadır. Bilimsel sorgulama ve araştırma yöntemleri ve bu yöntemlerle bireyin doğa ve çevre hakkındaki bilgilerinin artması ve denetleme gücünün gelişmesi, sadece hakim güçler açısından değil, fakat yukarıda belirtildiği biçimi ile, dinsel görüşler ile beslenmiş bir toplum açısından da terstir. Bu nedenle, dogmatikleşme derecesine bağlı olarak, dinlerin bilimsel sorgulama yöntemlerine ve bilimsel bulgulara karşı çıkması doğaldır ve böylesi bir direncin toplumsal alt yapısının oluşturulması da oldukça kolaydır.
Söz konusu din-bilim çatışması ve bu çatışmada hakim olan din taassubu bireyi köleleştirdiği halde, toplumsal mücadele gücünü kamçılamıştır. Böylesi bir sosyal dinamik, ancak ekonomik alt yapının devinimi ve değişimi ile sağlanabilmiştir. Sermayenin yapılanması ve ekonomik ilişkinin önündeki dinsel taassubun aşılması yönünde sermayenin mücadelesi, sosyal alanda laiklik ilke ve uygulamasını öne çıkartırken, aynı zamanda da, bilimsel faaliyetlerin önünü açıyordu.
Dinsel dogmalar ve bu dogmalar üzerine kurulmuş olan kurumlar bilimsel çabalarla çatışırken, sermaye bilimsel çabalarla doğrudan çatışmadan onları kendi özçıkarı doğrultusunda denetlemeye yönelmiştir. Bunun başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Sermayenin bilimsel çabaları denetlemesinin birinci nedeni, bilimsel bulguların toplumun ve sermayenin ufkunu açarak, piyasayı genişletip, sermaye birikimine katkıda bulunmasıdır. Toplumların ufuklarının genişlemesi dinsel tabu ve dogmalara ters olduğu halde, bireysel ve toplumsal taleplerin büyümesine yol açarak, yeni ekonomik faaliyetlere neden olduğundan dolayı, sermaye çıkarı doğrultusunda bir gelişme olarak görülmüştür. Açıktır ki, piyasanın canlı olması ekonomik ajanların daima arzuladığı bir husustur.
Ekonomik faaliyetlerin bilimsel gelişmeleri desteklemesinin ikinci nedeni ise, bilimsel faaliyetler sonucunda çok çeşitli mekanizma ve yollarla üretim maliyetlerinde tasarruf sağlanıyor olmasıdır. Bilimsel faaliyetler beşeri sermaye üretimine katkıda bulunurken, emeğin yeniden üretilmesi ve kalitesinin yükseltilmesi, bu yolla emek üzerindeki sömürünün arttırılması hedeflenmektedir. Öte yandan, bilimsel faaliyetler yeni buluşlara yol açtığı sürece sabit sermaye üzerinde önemli bir avantaj sağlamış olmaktadır. Bu yollarla üretim maliyetlerinde sağlanan tasarruf üretimin verimliliğini yükselterek, kar oranına ve bu yolla sermaye birikimine katkıda bulunur.
Bilimsel faaliyetlerin bu tür sonucu, sermayenin tekelleşme derecesine bağlı olarak, bilimsel faaliyetlerin de belirli güçler tarafından çevrelenip, denetim altına alınmasına neden olmuştur. Zira sermaye, hiçbir zaman tüm olanakların tüm kesimlere eşit koşullarda sunulması taraftarı olmamıştır. Başka bir ifade ile, eşit rekabet koşulları, bireysel kar ve birikim oranları üzerinde daraltıcı etki yapacağından dolayı, sermayenin yönelişi daima monopolist açılımlara doğru olmuştur.
Bilimsel faaliyetlerin genişlemesinin sermaye üzerindeki etkisi çok yönlüdür. Bu nedenle, sermayenin bilimsel faaliyetlerin gelişimine bakışı da çok yönlüdür. Geliştirilmiş bilimsel faaliyetler, yukarıda kısaca açıklanmış olduğu gibi, çeşitli süreçlerle üretim maliyetini aşağıya çeker; fakat bizzat bilimsel faaliyetlerin kendisi bir maliyet unsurudur ve bu maliyet oldukça da yüksektir.
Eğitim hizmetlerinin yüksek maliyet yükünün sermaye üzerinden kaldırılması eğitim faaliyetlerinin kamusal finansmanla desteklenmesi yolunu açmıştır. İlk dönemlerde paralı olan ve sadece aristokrat ailelerin çocuklarının kullandığı eğitim hizmetlerinin kamu kesimi içine alınması ve bedelsiz olarak topluma sunulmasının mantığı da bu görüşe dayanmaktadır. Bu nedenle, emeğin yeniden üretilmesi ve verimliliğinin yükseltilmesi amaçlarına yönelik olarak eğitim hizmetlerinin bedelsiz olarak sunulmasının tarih sahnesine çıkmasını sol politikaların alan kazanmasından çok, sermaye ile birleşecek olan emeğin kalitesini yükseltmeye yönelik olarak görmek gerekir. Eğitim maliyetlerinin kamusal finansman yolu ile sosyalize edilmesi, yarattığı sonuç itibariyle, emeğin verimliliğinin yükseltilmesi maliyetlerinin topluma yayılması anlamına geliyordu.
Sermayenin eğitim harcamalarına bakış açısı ve bu harcamaların şekillendirilmesindeki hakim rolü bir yandan eğitim hizmetlerinin sermayeye katkı biçimine, diğer yandan da sermayenin organik bileşimine bağlı olarak şekillenmektedir. Beşeri sermaye üretim boyutu ile eğitim, emeğin verimliliğini arttırarak sermayeye katkı yaptığı sürece, sermaye, temel sömürü kaynağı olan nitelikli emek üretimini desteklemek amacı ile, bu hizmetin üretimine kayıtsız kalamaz ve onu destekler. Bununla beraber, sermaye, aynı anda emek üzerindeki sömürü payını yükseltebilmek için de hizmet maliyetinin sosyalizasyonunu dayatır.
Reel ücret haddi üzerinde devamlı baskı oluşturabilmek için de sermayeye doğrudan girdi niteliğindeki emek arzının arttırılmasını öneren sermaye, tolere edilebilir düzeyde oldukça, bu hizmetin bütçe yükünden hissesine düşene de razı olabilir. Nitekim, kapitalist sistemlerde şimdiye dek eğitim hizmetlerinin kamu hizmeti olarak anılmasında ve maliyetlerin topluma yayılmasında sermayenin başat rolü böyle gelişmiştir.
Emek-sermaye oranı ya da başka bir ifade ile sermayenin organik bileşimi sermaye lehine değiştikçe, emeğin göreli önemi azalırken, bu bileşime bağlı olarak sömürü oranı da geriler. Bir yandan sömürü oranının gerilemesi, diğer yandan da ağır sabit sermaye yatırımları, hem emeğe olan talebi azaltır, hem de kamu fonları üzerinde sermaye tercihini değiştirir. Artık tercihini emekten çok ucuz krediye yönelten sermaye, kamusal fonların ileride işsiz kalacak olan bireylere yönelik eğitim harcaması olarak değil, fakat sabit sermaye oluşumuna yönelik ucuz kredi olarak kullanılması talebini gündeme getirir.
Görülüyor ki, üretim tekniği ve sermayenin organik bileşimi kamu fonlarının kullanım biçimi üzerinde birinci derecede söz hakkına sahip bulunmaktadır. Düşük oranlı sabit sermaye bileşimli üretim aşamalarında, beşeri sermaye üretimi ağırlıklı olarak gündeme gelir ve maliyetler sosyalleştirilir. Sermayenin olgunlaştığı ve sabit sermaye oranının yükseldiği dönemlerde ise, eğitimin beşeri sermaye üretimine yönelik bölümü zayıflatılır ve sabit sermayeye katkı yapan araştırma-geliştirme veya teknoloji üretme bölümü güçlendirilir. Doğal olarak, ikinci aşamada da maliyetlerin alabildiğince topluma yayılması yoluna gidilir.
Beşeri sermaye üretim ağırlıklı eğitimin sermaye açısından bir işlevi de emek fazlası üretmek olduğundan ve söz konusu fazla emeğin oluşturduğu ücret avantajı tüm sermayeye yarar sağladığından dolayı, birinci aşamada eğitim üzerinde sermayenin mutlak sınırlaması etkili bir biçimde görülmez.
Eğitim hizmetlerinin sabit sermayeye katkı sağlama aşamasında, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin sonucu doğrudan maliyet kısıcı ve bir kesime diğer kesimlere oranla mutlak bir üstünlük sağlayıcı nitelik kazanmaya başladığında, sermaye, bu güce, diğerleri ile paylaşmadan, ulaşmaya çalışır. İşte bu dürtü ile, güçlü sermaye, araştırma-geliştirme faaliyetlerini bir yandan kamusal finansmana iterken, diğer yandan da söz konusu faaliyetlerin proje esasına göre yürütülmesi politikasını geliştirerek, araştırmayı denetlemek ve sonucuna hakim olmaya çalışmaktadır. Üniversitelerin bitişiğinde, ağırlıklı olarak kamusal finansmanla çalışan, fakat aynı anda firma bazında proje modeli çerçevesinde faaliyet gösteren araştırma kurumlarının işleyişleri ve işlevleri böyle bir modele dayanmaktadır.
Bilimsel faaliyetlerin kendi başına bir maliyet unsuru oluşturmaları ve yeniden şekillenen üretimin maliyetleri arttırması nedeni ile, bilimsel faaliyetlerin alanları ve gelişme hızları sermaye tarafından denetlenmeye başlamıştır. Sermayeler arası mücadele, bir yandan sermayenin tekelleşmesini diğer yandan da bilimsel gelişmelerin denetlenmesini yoğun bir biçimde gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bundan dolayı günümüz kapitalizminde, farklı derece ve boyutlarda olarak, bilimsel faaliyetler konusunda mutlak serbestlik ya da bilimsel özerklik savları geçerli görülemez. Dinsel taassubun hakim olduğu dönemlerde bilimsel faaliyetlere karşı mutlak bir baskının geliştirilmiş olmasına karşın, sermaye hakimiyetinin geçerli olduğu günümüzde de bilimsel faaliyetlerin gelişmesi sermaye çıkarları doğrultusunda denetlenmektedir.
Bilimsel faaliyetlerin diğer bir işlevi de, toplumsal ideolojileri yeniden oluşturmak ve bu ideoloji etrafında bireyleri kenetlemektir. Toplumsal ideolojilerin sermaye ve hakim sınıflar çıkarları doğrultusunda şekillendirilmesi, sermayenin sermaye-dışı üretim faktörleri, tüketiciler ve hatta siyasal kadrolar üzerinde hakimiyet kurma aracıdır. Toplum üzerinde ideolojik aygıtlarla kurulan hakimiyet, sermayenin toplum üzerindeki baskıcı ve sömürücü faaliyetlerinin toplum tarafından algılanmasını engelleyerek toplumsal kurumların sermayeye karşı geliştirebilecekleri direncin kırılmasına yardımcı olur. Böylesi bir mantık çerçevesinde, bilimsel faaliyetlerin toplumsal ideoloji oluşturucu alanları sermayenin mutlak denetimi altında tutulur.
Sermayenin yapılanması kendi ideolojisini oluşturacak ve onu koruyacak düzeye ulaştığında, bilimsel faaliyetler denetlenirken, aynı anda, göreli ve görüntüsel bir bilimsel özerklik havası topluma hakim olur. Bunun nedeni, bir yandan toplumsal sorunların görece hafiflemiş, diğer yandan da toplumsal mücadelenin maliyetinin yükselmiş olmasında aranmalıdır. Günümüzün gelişmiş kapitalist toplumlarında görülen görece bağımsız ve özerk yüksek öğretim faaliyeti, bir yandan sistemin yeteri kadar pay verebilme, diğer yandan da yüksek protesto ve değişim maliyeti temellerine oturmaktadır.
Görülüyor ki, sermayenin eğitim faaliyetlerini denetlemesi üç nedenden dolayı kaçınılmazdır. Bu nedenlerin birincisi, eğitimin beşeri sermaye üretim ünitesi olmasıdır. İkincisi, eğitimin sermayeye teknoloji üreterek, maliyet tasarrufu sağlama unsuru olmasıdır. Üçüncüsü ise, eğitimin toplumsal ideolojileri koruyan ve sermaye-yanlı ideoloji üreten bir araç olmasıdır. Bu denetimin en etkili yolu ise, yükseköğretim kurumlarını piyasaya açmaktır. İşte, 'özelleştirme' ya da 'ticarileştirme' adları altında gerçekleştirilmesi amaçlanan· yükseköğretim kurumlarının faaliyetlerinin sermaye denetimi içine alınmasıdır.
Sermaye hakimiyetinin güçlendiği ve yükseköğretimin sistemden ciddi pay alabildiği dönem ve yerlerde eğitim-sermaye çatışması toplum aleyhine perdelenmiş olur. Nitekim, günümüz Türkiye`sinde YÖK uygulamalarının ve disiplin yönetmeliklerinin varolan yükseköğretim kurumları üzerindeki baskısı, yarı-kapitalist ve eğitim kurumlarına gereği biçimde pay veremeyen sermaye toplumlarının tipik yapılanmasını ve yaşadığı sorunları göstermektedir. Buna karşın, zengin kapitalist ülkelerdeki ve Türkiye`deki vakıf yüksekeğitim kurumlarının benzer sorunları yaşamıyor olması ise, bu kurumların bir yandan sermaye-hakim ideolojiyi üretmeye yönelik olduğunu, diğer yandan da sistemden aldığı paydan mutlu olduğunu ortaya koymaktadır.
Eğitim kurumları; öğretim üyeleri ve öğrencileri temel olmak üzere tüm bileşenleri ile bir bütündür. Yükseköğretim kurumlarına devam eden öğrenciler, kendileri homojen bir sınıf oluşturmadıkları halde, toplumsal sorunları algılayıp, bu sorunları dile getiren gruplar halinde 'toplumun yumuşak karnı`nı oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, çok önemli ve temel sorunu öğretim elemanları oluşturduğu halde, yükseköğretim kurumlarında salt öğretim kadrosunun denetim altına alınması hiçbir biçimde yeterli görülemez. Bunun yanında eğitim alan kesimin de denetim altında tutulması gerekmektedir. Öğrencilerin denetim altında tutulması, maddi baskı araçları ile yapıldığında maliyet yükselir. Bu denetimin, gerekmedikçe, daha ince yöntemlerle yapılması kaçınılmazdır. Yükseköğretimin paralı hale getirilmesinin bir amacı da yükseköğretime gelen adayların sınıfsal tabanının denetlenmesidir.
Yükseköğretime gelen adayların sınıfsal tabanının denetlenmesi toplumda sınıf kastının çözülmeden, sınıfsal çıkarları korumaya yöneliktir. Eğitim olanakları kıtlaştıkça eğitime gelen adayların sınıfsal tabanlarının korunması da ağırlıklı olarak çıkar çevrelerince gündeme sokulmaktadır.
Eğitim ve araştırma faaliyetlerinin, teknolojiyi geliştirip maliyetleri düşürerek üretime katkı yapması yanında beşeri sermaye üretimini de gerçekleştirmesi sermayenin çıkarları ve birikim açısından ters etkiye sahip bulunmaktadır. Zira, teknolojik gelişme sermayenin organik bileşimini sabit sermaye lehine değiştirirken, emek üzerindeki sömürü oranını geriletmektedir. Üzerinde sömürü oranı gerilemiş olan emeğin maliyetinin sermaye üzerinden alınması eğitim masraflarının giderek özelleştirilmesine yol açarken, eğitimin teknoloji üreten bölümünün ise AR-GE olarak ayrıştırılıp, kamusal finansman ağırlıklı finansman sistemine sokulması, bir yandan sermayenin değişen organik bileşiminin ağırlaşan maliyetinin sosyalleştirilmesi, diğer yandan da üzerinde sömürü oranı gerilemiş olan emeğin yeniden üretim maliyetinin özelleştirilmesi anlamına gelmektedir.
Hem beşeri sermaye üreten hem de sistem ideolojisini üretip, geliştiren üretim ünitesi olan yükseköğretim kurumlarının sermaye denetimi altına alınmasının bir yolu idari denetim olabilmekle beraber, bundan çok daha etkin ve ince denetim yöntemi yükseköğretim kurumlarının ürünlerini piyasa yöntemine açmaktır. Bu tür kurumların ürünleri ikilidir. Ürün; bir bölümü ile eğitim, bir bölümü ile de araştırmadır. Yükseköğretim kurumlarının mali özerkliği bu kurumların söz konusu ürünlerini piyasada pazarlayabilme olasılığına sahip olması anlamına geldiği sürece, böyle bir uygulamada bu kurumlar bilimsel özerkliklerini yitirmiş olurlar.
Yükseköğretim kurumlarının bilimsel özerkliklerini yitirmeleri varolan başat sermayenin çıkarına uygun olduğu halde, toplumun çıkarının aleyhinedir. Yükseköğretim kurumları bilimsel gelişmeleri başat sermaye çıkarları doğrultusunda değil, toplumsal çıkarlara uygun olarak geliştirmekle yükümlü olmalıdırlar. Gerçek anlamda demokrasinin, özgür birey davranışları üzerine oturuyor olması savının, öncelikle 'özgür birey` oluşumuna dayandırılması gerekmektedir. `Özgür birey'in oluşumu ise, her türlü fikir ve düşünce baskısından azade olmayı gerekli kılmaktadır. Zira, ancak fikir ve düşünce baskısından kurtulmuş olan birey, toplumsal yapılar ve işleyişler ve bu işleyişlerin bireysel çıkar ve davranışlar açısından yorumlanmasını yapabilir ve bireysel kararlarını ona göre verebilir. İşte bu bağlamda yüksek öğretim kurumlarının işlevi birinci derecede önemi haiz olmaktadır. Sermayenin yükseköğretim kurumlarını baskı altına almaya çalışmalarının nedeni de buna dayanmaktadır.
Yukarıda verilen çerçeve Türkiye'de 1980'lerdeki oluşumları ve YÖK sistemini açıklayabilmektedir. 1980 öncesinde sermaye ideolojisi homojen ve baskın olarak ortaya çıkmamışken, yükseköğretim kurumları, yaşadıkları göreli bağımsızlık ortamında heterojen fikirler üretebiliyor, topluma oldukça güçlü alternatifler sunabiliyorlardı. Oysa, 1980 operasyonu, sermaye çıkarları doğrultusunda tüm toplumu yeniden yapılandırırken, üniversiteler bunun dışında kalamazdı. Nitekim, kalmadı da!
Yükseköğretim kurumlarının sermaye çizgisine çekilmesi, cezai, idari ve mali önlemlerle gerçekleştirilmeye çalışıldı. 1402 sayılı yasa uygulaması, konjonktürel olarak cezai önlem olarak uygulanmıştır. İdari ve mali önlemler ise yükseköğretim kurumlarının sermaye baskısı altına sokulmasının uzun dönemli araçlarıdır. Yüksek öğretim kurumlarının yönetim kadrolarının darlaştırılması; yöneticilerin seçim yerine atama ile belirlenmesi; kararların üst yönetimlere doğru çekilmesi vb. gibi önlemler yükseköğretim kurumlarının devamlı denetim ve gözetim altında tutulmasının çok etkili araçlarıdır.
Yükseköğretim kurumlarının sermaye denetimi altına sokulmasının en etkili ve uzun-dönemli yöntemi ise, eğitim hizmetlerinin piyasalaştırılması oluşturmaktadır. Eğitim hizmetlerinin piyasalaştırılması, hem eğiten hem de eğitilen kadronun denetlenmesi anlamına gelmektedir. Sermaye böylece yükseköğretim hizmetlerini kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda hakimiyeti altına alırken, aynı anda yükseköğretimin toplumsal işlevini de paralize etmiş olmaktadır.
Şu hale göre, beşeri sermaye ve toplumsal ideoloji üretiminde başat rol oynayan yükseköğretim kurumları, oluşumu ve biçimlenişi itibariyle sermayenin yapılanması ve toplumsal sınıfların göreli ağırlıklarına göre şekillenmekte ve toplumsal çıkarlardan bağımsız olarak, bu dokuyu yeniden üretme işlevi ile yükümlü bir konuma gelmektedirler. Bu duruma göre, eğitimin ve yükseköğretimin piyasalaştırılması politikası ve uygulamasının, kamuoyuna aktarıldığı biçimi gibi, kamusal kaynakların kıtlığı ile ilgili değil, toplumsal dönüşümlerde ve günümüz ekonomik faaliyetlerinde başat role sahip bir konuma ulaşmış olan eğitimin sermaye hakimiyeti altına alınması sorunu olarak görülmesi gerekmektedir.