Oral Çalışlar (Cumhuriyet, 31.12.2000)
Bu Yıl Eskisi Gibi Olmasın
Karşı bahçedeki incir, erik ve kavak ağaçları yapraklarını döktüler. Deniz, pencereden şimdi daha fazla görünüyor. Denizde bir vapur Eminönü'den Kadıköy'e arkasında köpükler bırakarak ilerliyor.
Eminönü, Sirkeci, her bayram olduğu gibi değişik bir kalabalığı konuk ediyor. Şehrin dış mahallelerinde yaşayanlar Eminönü'nü şenlendiriyorlar. Ücretsiz otobüs ve tramvay seferleriyle, işporta tezgâhlarının kurulduğu Eminönü'ne akın ediyorlar.
El ele tutuşan yeni sözlüler, nişanlılar annelerinin, yakınlarının gözetimi altında alışveriş yapıyorlar. Oğlan kıza kâğıthelvası alıyor. Kızın annesi çaktırmadan onları gözlüyor. Fazla ileri gitmelerini istemiyor. Alış veriş yapılıp tramvay durağına dönülüyor. Kalabalık çok fazla. Neşeli ve yüksek sesle konuşan topluluklar Yeni Cami önünden iskeleye akıyor.
****
Can Ali Türkmen, operasyon öncesi Bayrampaşa Cezaevi'ndeydi. Annesi Gülnaz ve babası Celal Türkmen, operasyon sonrası neler yaşadıklarını bir dilekçe ile İstanbul Barosu'na anlattılar: ''Can Ali Türkmen'in ailesiyiz. 19 Aralık'ta İzmir'den oğlumuzun görüşüne geldik. Bayrampaşa'dan dumanlar yükseliyor ve silah sesleri geliyordu... 3 gün cezaevlerini ve hastaneleri dolaştık... En son avukatlar Edirne'ye gidin dediler.
F tipi cezaevi 8 km. uzaktaydı ve kordon altına alınmıştı. Bizi içeri almadıkları gibi çok ağır hakaret ve küfürler ettiler. 26 Aralık'ta cezaevine gittik. Albay, ailelere uyarı konuşmaları yapıyordu: 'Burası Bayrampaşa, Ümraniye, Ulucanlar değil. Burası Edirne F Tipi Cezaevi. Ben profesyonel askerim. İstersem hepinizi burada gözaltına alırım. Çocuğunuzu görmek istiyorsanız, kimse konuşmasın.' Saat 13.00'te sıramız geldi. Soğukta saatlerce bekletildik... Görüş kabinine girdik. Oğlumu getirdiler ve tanınmayacak bir vaziyetteydi. Saçını ve bıyığını kesip yoğun işkencelerden geçirmişlerdi.
Operasyon'u şöyle anlattı: 'Saat 05.00 idi, uykudaydık. Aniden silah sesleriyle yataklardan fırladık ki, bizi taramaya başladılar. O zaman yerlere yattık korunmak için. Koğuşları çatıdan deldiler. Gaz bombası, sinir gazı, sis bombası attılar. Bunların arkasından yanıcı bir bomba attılar. Koğuş yanmaya başladı. Biz hiçbir yeri ne yaktık ne yıktık. Hiçbir şeye dokunmadık. Alttaki koğuşlar yanınca üst kata çıktık. Orası da yanmaya başladığında saat sabah 9.00'du. O zaman yanmaktan kurtulmak için kapıları açıp dışarı çıktık.'
Oğlumuzla görüşmemiz 10-15 dakika ancak sürdü. Zaten ayakta duracak vaziyette değildi. Oradaki durumunu ve orada neler yaptıklarını sormaya vaktimiz kalmadı.
Oğlumuz süresiz açlık grevini sürdürüyor. Su, şeker, tuz gibi ihtiyaçları karşılanmıyor ve tek başına hücrede kalıyor.''
****
Hakan Canpolat' ın ağabeyi Oktay Canpolat ise dilekçesinde şunları aktarıyor: ''26 Aralık öğleden sonra kardeşimle görüşebildim. Yüzlerinde yara bere olduğu gibi, F tipine getirildiklerinden itibaren 24 saat araba içinde bekletilerek ellerindeki kelepçelerden dolayı soğuktan parmakları donmuştu. İki başparmağı, gördüğüm gün iş göremez haldeydi. Traş ederken de üst araması yapılırken de dövüldüklerini, kapıdan girer girmez dayak yemeye başladıklarını söyledi.
İçeriye yönelik gözlemlerim, yaşanan vahşeti aratmayacak ölçüde. Aynı şeylerin F tipi cezaevinde yaşanabileceği kaygısı idi. Hiçbir haberleşme olanaklarının olmadığı, yaralarının berelerinin tedavisi için hiçbir olanağın bulunmadığı, süresiz açlık grevinde olduğundan sağlık durumunun giderek kötüleştiğini gördüm.
İçeride ayrıca gözlemleyebildiğim kadarıyla iç güvenlikten sorumlu infaz koruma memurlarının dışında farklı personellerin ve güvenlik birimlerinin bulunduğuydu. Bu, bizi daha da endişelendirdi ve can güvenliği hakkında da kaygılandırdı. Kardeşimi gördüğümde gazdan ve kimyasal maddelerden dolayı tükürüklerinin simsiyah olduğunu gördüm. Dudakları kupkuru, rengi solgundu.''
****
Anne Fatma Aslan ise oğlu Cenker Aslan' la Edirne F Tipi'ndeki görüşmesini şöyle anlatıyor: ''İçerideki çocuklar hep yara bere içinde. Girişte yapılan arama vb. işlemlerden arta kalan zamanda, o yarım saat içinde ne kadar görüşebilirsen o kadar görüştürüyorlar. Canları istedikleri zaman kabinlerdeki telefonları kapatıp görüşmeyi kesiyorlar... Orada bir çocuğu elinde yanmamış sigarayla görüşe çıktı diye gözümüzün önünde dövdüler. Ailesiyle görüştürmeden onu geri hücreye götürdüler. Bu kadar vahşetten sonra ben çocuğumla konuşamadım bile. Üzerlerinde kıyafet namına bir şey yoktu. Ayaklarında poşetler vardı. Avukatını götürmüştüm.. onu da gözaltına aldılar... Bu koşullarda çocuklarımızın hayatından endişeleniyoruz. TTB'den, Baro'dan eğer heyet gelebilirse yaralarımızı tedavi ettirebiliriz diyorlar. Hâlâ doktor yüzü görmemişler.''
****
Sirkeci'deki neşeli kalabalık, bayramın ardından yeni yıla hazırlanıyordu. Kız, ayrılırken oğlana son kez baktı. Gözlerinden mutluluk okunuyordu.
Mutluluk dolu yıllara, umut dolu günlere ulaşmak dileğiyle...