Cezaevinden İnsani Öyküler (Cumhuriyet, Oral Çalışlar, 28.03.2001

Semiha Koç bir anne. Kızı Çiğdem Diren Koç ölüm orucunda olduğu için ve cezaevlerinde yaşananlar nedeniyle bir çare arayan analardandı. Şimdi cezaevinde. 

Eşini de tutukladıkları için artık kızlarını ziyarete de gidemiyorlar. Cezaevinden yazıyor Semiha Koç: ''Size uzun zamandır yazmayı istiyordum, fakat tecride karşı mücadele yürüttüğümüz, akşamları da dinlenmeye vakit ayırdığımız için dışarıdayken vakit bulamamıştım. Şimdi tutukluluğumun ikinci günü. Bir pazar günü size Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'nden yazıyorum. Yasalarda varolan hakkımızı, aynı zamanda analık hakkımızı kullanarak 17 Mart Cumartesi günü çocuklarımızın içerdeki sesini duyurmak için basın açıklaması yapmaya gittik. Galatasaray Lisesi'nin önünde biz beş ana gözaltına alındık ve tutuklandık. Görüşmelerin başlatılıp ölüm orucu eyleminin bitmesini isterken ben de sürece dahil oldum ve süresiz açlık grevine başladım.'' 

Semiha Koç, daha sonra ölüm orucundaki kızı Çiğdem'i anlatıyor: ''Kızım 16 yaşında tutuklandı. Operasyon sürdüğü günlerde 8.5 yıl olan cezası Yargıtay'ca onaylandı. Önce açlık grevindeydi, şimdi ölüm orucunda. Durumu giderek ağırlaşıyor. 63 kilodan 46 kiloya düştü... Kızım birkaç gün sonra ölebilir. Ben ve eşim şu anda cezaevindeyiz. İki buçuk senedir çiçeğime dokunamadım, saçlarını okşayamadım. Son günlerinde hapiste olacağımdan görme hakkında da yoksunum. Yıllardır yoksullukla, yoksunlukla, haksızlıklarla mücadele ederken, çocuklarıma çocukluklarını yaşatamadım, ağız dolusu gülemedim onlarla. Hele içerdeki kızım çocukken tutuklandığı için onunla hiçbir şey yaşayamadım. Kızım ölüyor, ben onun ölmesini istemediğim için haksız yere tutuklandım. Beni kahreden de bu.'' 

Bir başka mektup ise İzmir'de bir avukattan. Avukat Özlem Durmaz ölüm orucundaki Berna 'yı anlatıyor: ''Berna Ünsal Saygılı'yla Yeşilyurt Devlet Hastahanesi'nde avukat görüş odasında tanıştım. Dimdik bakan gözlerindeki sevgi dolu pırıltıdan etkilenmemek mümkün değildi. Anadolu lisesi ve fen lisesinden mezun olduktan sonra ODTÜ'de Endüstri Mühendisliği'nde okumuştu Berna. Çok iyi derecede İngilizce, Fransızca biliyor. Daha neler mi biliyor, neler bilmiyor ki: Hayatı, dünyayı, en çok da insanları tanıyor. Sevmeyi biliyor. 'Sizleri çok seviyorum' derken sımsıcak koyuyor yüreğini masanın üstüne, hiç hesapsız. Gözlerindeki sevecen parlaklık içini ısıtıyor insanın. Tokalaşırken sevgiyle tutuyor elimizi. Bazen moralimiz bozuk oluyor, bin türlü üzüntüden. Hemen anlıyor, başlıyor bize moral vermeye... Aylardır devam eden ölüm orucuna artık zorlukla dayanıyor bedeni. Zorlukla geliyor görüş odasına, masaya dayanmadan konuşamıyor bizimle. Bir yandan yudum yudum ıslatıyor boğazını pipetten damlacıklarla. Kuruyor konuşurken dili, konuşmakta zorlanıyor... Ben, içim acıyarak uğurluyorum bu güzel gözleri. Dayanmakta zorlanıyorum artık bu acıya. Oysa kaybetmek istemiyorum bu hayatın anlamını avuçlarında taşıyan genç ve güzel kadını. Nefes almakta zorlanıyorum.'' 

Metin Turan 'ı Bayrampaşa'da 19 Aralık öncesi tutuklu ve mahkûmlarla görüşürken tanımıştım. Görüşmelerde ne söylendiğinin notlarını tutuyordu. 

O zaman kısa kısa konuşmalarımız olmuştu. Operasyon sonrası Edirne F Tipi'ne nakledildiğini okumuştum. Metin, gözlerini kaybetmek üzere olduğunu yazıyor mektubunda: ''Henüz Bayrampaşa Cezaevi'ndeyken sürdürdüğüm açlık grevinde gözlerimde kararma başlamıştı. İleri derecede bozuk olan gözlerimde bu nedenle başlayan sinir yırtılması giderek ağırlaştı.'' 

Metin ameliyat edilmesi ge reken gözleri için dilekçeler vermiş. Hastaneye ameliyat için sevk edilmiş ama ameliyatı yapılmamış, soruyor: ''Neden sevkim çıkarıldığı halde ameliyatım yaptırılmıyor? Sol gözüm ameliyatla kurtarılabilecekken sağ gözümde henüz başlamış kanamanın, körleşmenin önüne geçebilecekken neden hiçbir adım atılmıyor?'' 

Önümde mektuplar yığılı duruyor. Örneğin Ufuk Üstün , şeker hastası. 

Bir türlü diyet yiyeceklerini ve gerekli ilaçları vermedikleri için ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor. Daha önce de babası gelip aynı dertleri anlatmıştı. Doğru dürüst bir adım atılmadığı anlaşılıyor. Kemal Şen, Merdan Özçelik,Yeliz Türkmen, Bülent Yıldırım, Şerife Arıöz, Ahmet Özdemir, Ali Nazik, Meliha Yıldız, Deniz Yallı, Muharrem Genç, Naciye Önder çeşitli cezaevlerinden yolladıkları mektuplarda uygulamaları eleştiriyorlar, yaşadıklarını anlatıyorlar. 

Bu ülkenin gençlerinin bir kısmı cezaevlerinde ölüme doğru yol alıyorlar. Ölümün çözüm olduğunu kim söyleyebilir ki! 

Ancak, bu işin çözümü de devletin yetkililerine ait. Ölümleri seyrederek bir ülke yönetilebilir mi!