Orhan Dağdelen'in İkinci Gözü... (Oral Çalışlar, Cumhuriyet, 09.01.2001)

Orhan Dağdelen , operasyondan sonra Ümraniye Cezaevi'nden Kandıra F Tipi'ne nakledilmişti. Operasyon başladığında kapıdaydı, atılan bomba ile bir gözünü yitirdi ve ayağından yaralandı. Vücudunda şarapnel yaraları olduğunu söyleyen ağabeyi Ufuk Dağdelen , her gün telefon edip kardeşinin durumundan duyduğu endişeyi dile getiriyor. Ağabey Ufuk, bir gözünü yitiren kardeşinin ikinci gözünü de yitirmesinden endişeleniyor. 

Orhan Dağdelen'le ilgili haber iki gün Cumhuriyet'te yer aldı, dün ben de yazdım ve günlerdir Kandıra Cezaevi'ne ulaşmak için telefon ediyorum. Ağabey Ufuk, kardeşiyle çarşamba günü görüştüğünü, hemen hastaneye gönderilmezse diğer gözünün de kör olabileceğini söylüyor. Bir gözünü operasyonda yitirmiş bir insan nasıl hastaneye gönderilmez? Günlerdir Orhan Dağdelen'in durumuyla ilgili bilgi almak için telefon ediyorum ve bir muhatap karşıma çıkmıyor. Bu nasıl bir ülkedir? 

Bazen büyük bir umutsuzluğa kapılıyor, bir köşeye çekilip sessizliğe gömülmek istiyorum. Bu ülkede çok kötü günler geçirdik. İki askeri darbe yaşadık. İnsanlar asıldı, işkenceler yapıldı, hapishaneler muhalif insanlarla dolduruldu. O dönemlerde bile hep bir umut ışığı, hak arayacak bir yol bulma olanağı kaybolmadı. Ancak, bu ülkede her şeyin bu kadar iki yüzlü hale geldiği bir dönem yaşamadık. 

Küçük ya da büyük çıkarlar için birtakım adamlar, yalanlarla örülü bu ülkede konuşup duruyorlar. Haksızlık, kötülük bu ülkenin damarlarına işlemiş durumda. Bir duyarsızlık, haksızlık ve baskı karşısında bir vurdumduymazlık giderek yaygınlaşıyor. Ezilenin, hakkını arayamayanın, derdini dile getiremeyenin derdini dile getirmek için birilerinin kahraman mı olması gerekiyor? Gerçeği yazmak, gerçekleri halka iletmek için birilerinin tehlikeleri göze mi alması gerekiyor? 

****

Alp Ata Akçayöz , 29 yaşındaydı. Operasyon sırasında Ümraniye Cezaevi'ndeydi, cezaevinin çatısından sıkılan kurşun kafasından girdi, ayalarından çıktı. Hemen orada yaşamını yitirdi. 5 yaşında kızı, bir de işi vardı. Son duruşmada savcı ve hâkimlerden birisi tahliyesini istemişti. Operasyon olmasaydı, belki de şimdi aramızdaydı. Annesi 34 yıllık öğretmen Günay Akçayöz ve kardeşi Bülent dün gazeteye geldiler. Acılarını paylaşmak istiyorlardı. Ata, ölüm orucunda değildi diyor annesi. Baba Kemal ise yılların savcısı olarak ülkeye hizmet etmişti. 

Ölüm acısının ne olduğunu yaşayan bilir. Oğul acısını ise anne bilir. Ne diyebilirdik ki! Türkiye, sorunlarını ölümle çözen bir ülke. Yıllardır, ölüm bu ülkenin tepesinde kol geziyor. Ölüm hemen herkesin yanı başında. Cezaevinde sorun mu çıkıyor. Biliyoruz ki bu sorun şiddetle çözülecek. Çünkü gelenek böyle. Diktatörlükler ülkesi Arjantin'de bile devleti yönetenler, tavizler vererek açlık grevini bitirebiliyorlar. Türkiye'de böyle bir gelişmeyi önlemek isteyenlerin sesine kimse kulak vermiyor. Hatta, bazılarına göre asıl suçlular, sorunu barışçı olarak çözmek isteyenler. 

****

Siyasiler, ''terör örgütleri'' yle ilgili olarak cezaevi sorununu çözdükleri inancındalar. Mutlular. Halbuki, şiddete dayalı bu çözüm, çok derin yaralar açtı. F Tipi cezaevleri sonunda 3-4 bin kişiyi alacak. Ya bu koca ülke ne olacak? Şiddete dayalı yönetme geleneği ne olacak? Sorun tepeden aşağıya dayatılan şiddet egemenliği. Devletin, sorunlara yaklaşımı barışçı hale gelmedikçe, muhalifi şiddetle ezme geleneği sürdükçe felaket senaryolarından bu ülkenin kurtulması mümkün görünmüyor. 

Yıllardır toplumsal grupların biriyle, yönetenler arasındaki çatışmanın biri bitiyor diğeri başlıyor. Kürtler ve İslamcılardan sonra şimdi de Aleviler, ''ıslah'' edilme aşamasına gelmiş gibi görünüyor. Ancak her ''ıslah'' etme süreci, devleti daha da katılaştırıyor, toplumu daha da geriyor. Sorunların asıl nedenleri üzerinden değil sonuçları üzerinden, güce dayalı teoriler üretiliyor. Devamlı güvenlik önlemleri arttırılıyor, güvenliğe yatırım yapılıyor. 

Ancak her güvenlik önlemi, yeni güvenlik önlemlerinin yolunu açıyor ve Türkiye bir güvensizlikler ülkesine dönüşüyor. Bütün bunların bilinçsiz yapıldığını mı sanıyorsunuz?