Selim Açan tam 6.5 yıldır tutuklu. Operasyonların ardından Bayrampaşa'dan F tipine nakledilip hücreye atılanlardan biri. Ağabeyi Ali Açan bayram öncesi Edirne F Tipi Cezaevi'nde gördüklerini anlattı: Selim'in kaburgalarında kırık, sağ omzunda kurşun var. Operasyon sırasında atılan gaz ve sinir bombalarından kalçasına saplanmış bir parçayı kendi elleriyle çıkarmış. 

Kırığıyla, kurşunuyla hücrede (Cumhuriyet, Pazar Dergi, 07.01.2001)

Operasyonların başladığı 19 Aralık'tan iki gün sonra Selim'in Edirne F tip cezaevine nakil edildiğini öğrenebildik. O güne dek Selim'in ölü mü yoksa sağ mı olduğunu bile öğrenememiştik. O nedenle iki gün bize aylar gibi uzun geldi. 25-26 Aralık günü F tiplerine nakil olanlara görüş verileceğini öğrenince iki kız kardeşimle birlikte Selim'in gereksinim duyacağını tahmin ettiğimiz eşyalarla (bu konuda artık uzmanlaştığımızı söyleyebilirim) Edirne'ye hareket ettik. 

F tipi cezaevi Edirne otogarı ile tam zıt yönde ve Edirne çöplüğünün hemen yanında. Etrafında hiçbir yapı yok. Düzlüğün ortasında ıssız bir yer. Ben Sincan F tipine de gitmiştim. Orasının da yolu "Canlı Hayvan Borsası"na kadar asfalt kaplama idi, geri kalan kısım da aynı Edirne'deki gibi ham bir toprak yol idi. Her iki cezaevine ulaşım zor ve pahalı. Ziyaretçiler için hiçbir şey yapılmamış. İnsanların oturabileceği, soğuktan ve yağıştan korunabileceği hiçbir düzenleme yok. Tuvalet ihtiyacı da dikkate alınmamış, etrafa çöp kovası, vb de konulmamış. Orada insanların her türlü koşulda saatlerce ayakta ve açıkta beklemek zorunda bırakılmaları, sanki "siz buralara gelmeyin" demenin bir başka biçimi gibi geldi bana. 

25 Aralık günü gözlemlediğim ilk şey müthiş bir kargaşa idi. Gelen aileler yakınlarının orada olup olmadığını, orada ise ne zaman görüş yapacaklarını, görüşte yakınlarına ne tür eşya verebileceklerini öğrenebilmek için oradan oraya koşuşturup duruyorlardı. Jandarma, bu konularda yetkili olmadığını, yanıtları cezaevi müdürlüğü elemanlarının verebileceklerini söylüyorlardı. Ancak ortada cezaevi personeli yoktu. Uzakta görünen personele de ulaşmak mümkün olmuyordu, çünkü jandarma ziyaretçilerin belli bir çizgiden ileriye gitmesine izin vermiyordu. Bu kargaşa birkaç saat sürdü. Neden sonra önce kimlerin hangi gün görüş yapacağı ve yarım saat sürecek olan görüşlerin başlama ve bitiş saatleri açıklandı. Ayrıca teksir edilmiş listeler dağıtılarak, hangi eşyadan kaçar tane kabul edileceği bildirildi. Listede battaniye -ki tutuklu ve hükümlülerin en çok istedikleri eşyalardan biri idi-, nevresim, diş fırçası, diş macunu, sabun, havlu türü eşyalar yer almıyordu. Nitekim ailelerin getirmiş olduğu bu eşyalar geri çevrildi. Listede yer alan eşyalar, bir palto veya mont, 2 takım elbise, 5 adet gömlek, 4 adet kazak, 2 pantolon, bir takım pijama, bir çift kışlık ayakkabı, bir çift iskarpin, bir çift spor ayakkabısı ve yeteri kadar iç çamaşırından oluşuyordu. Listede herhangi bir renk veya malzeme kısıtlaması belirtilmemiş olmasına karşın eşya kontrolleri sırasında yeşil ve lacivert renkli hiçbir eşya içeri alınmadı. Örneğin Selim için aldığımız kazaklardan iki tanesinde diğer renklerin yanı sıra yeşil de olduğundan, o kazakları Selim'e gönderemedik. X-ışını muayenesinde, aldığımız kışlık ayakkabının tabanında demir olduğu göründüğünden ayakkabıları da Selim'e gönderemedik. Benim tanık olduğum kadarı ile hiçbir aile bu yüzden getirdiği ayakkabıyı içeri sokamadı. Bu iş böyle giderse,
cezaevi idaresinin ya bir kundura mağazası açması ya da ziyaretçileri "anlaşmalı" bir kundura mağazasına yöneltmeleri gerekecek. Keza Selim'e götürdüğümüz güderi kaban da yanıcı maddeden yapıldığı gerekçesi ile içeri alınmadı. Uzun tartışmalardan sonra, kendi paltomu kabul ettirebildim ve o paltoyu Selim'e gönderebildik. 

Ziyaret grupları ve saatleri belli olduktan sonra, İl Jandarma Alay Komutanı olduğu belirtilen bir albay ailelere hitaben uzun bir konuşma yaptı. Konuşmada vurgulanan noktalar satır başları ile şöyle sıralanabilir: 

1- Edirne'ye gelen tutuklu ve hükümlülerin durumlarının "çok iyi" olduğu; 

2- Tutuklu ve hükümlülerin "her türlü" ihtiyaçlarının karşılanmakta olduğu, ki bu durumun görüşte aileler tarafından da görülebileceği; 

3- Kaloriferlerin yanmakta olduğu, ama yine de bir battaniye ile yetinmeyenlere ikinci hatta üçüncü battaniyelerin verildiği; 

4- Ailelerin de görüşte çocuklarına "açlık grevi" veya "ölüm oruçlarından" vazgeçmelerini söylemeleri. Bu husus özellikle rica edildi. Bazı ailelerin çocuklarını cesaretlendirdiklerini tesbit ettiklerini, bunun çok yanlış olduğu, bu tür konuşma yapanların belirlendiğini ve bunların izlenerek "gerekenin" yapılacağı eklendi. Konuşmanın bu aşamasında ailelerle komutan arasında tartışma çıkınca, komutan böyle devam edilirse aileler hakkında "iki bin bilmem kaç" sayılı yasaya muhalefetten işlem yapacağını belirtti. Hava gerginleşti, o zamana kadar ortada görünmeyen robocop kılıklı jandarmalar ortaya çıktı, vaziyet aldı. 

Bir kenarda iki tutuklu/hükümlü yakını ile dertleşirken yanımıza sivil giysili bir şahıs geldi ve o da konuşmaya katıldı. Kişi kendisinin silahlı kuvvetler mensubu olduğunu söyleyerek, tutuklu ve hükümlülerin "devlete güvenmeleri gerektiğini" ve açlık grevleri ile ölüm oruçlarının sona erdirilmesi konusunda ailelerin yardımcı olmalarının çok önemli olduğundan söz etti. Kendisine Adalet Bakanı'nın "toplumsal mutabakat sağlanana kadar F tipi cezaevlerine nakillerin ertelendiği" sözüne karşın F tipi cezaevlerinin apar topar kullanılmaya başlamasından sonra tutuklu ve hükümlülerin devlete nasıl güvenebileceklerini sorduğumda, aldığım yanıt, "ben o Adalet Bakanının anasını avradını s...........m." oldu. Onun daha sonra yine ziyaretçiler arasında dolaşan, sivil polis olduğu söylenen bir kişi ve rütbeli bazı subaylarla, askeri disiplin ve hiyerarşi kuralları dikkate alındığında, oldukça laubali davranışlar içinde olduğunu gözledim. 

Aynı kişi, ertesi gün yine aileler arasında dolaşıp, yaklaşabileceği her ziyaretçi ile konuşmaya çalıştı ve bir ara jandarmaları yaşlı bir kişiyi (Şadi Özpolat'ın babası olduğu söylendi) göz altına almaları için kışkırttı. Meydana gelen itişme ve kakışma bir üsteğmenin soğukkanlı ve akılcı tavrı ile önlendi ve bizim provokatör ortadan bir süre için yok oldu. Daha sonra aynı kişiyi cezaevi içinde dolaşırken de gördüm. 

25.12.2000 günü uzunca bir süre cezaevinin önünde bekledik. Görüşten çıkan ailelerin hemen hemen tümüne yakını, tutuklu ve hükümlülerin çok kötü koşullarda olduklarından yakındı. Çoğu yaralı olmasına ya da ağır biçimde darp edilmiş bulunmasına rağmen hiçbir tıbbi müdahale görmemişti. Gazete verilmiyor, televizyon izlettirilmiyordu. Daha da kötüsü çoğu açlık grevi ve ölüm orucuna başlamıştı. 

Ertesi gün (26 Aralık) saat 13:15'te yapacağımız görüş için saat 12:30'da sıraya girmemiz söylendi. görüşme kabinine girdiğimizde saat 15:00 olmuştu. İki buçuk saat içinde, eşya araması ve kabulü, para yatırma ile kimlik bilgilerimizin bilgisayara girişi yapıldı. Bilgisayara giriş yapan görevli, bilgileri ancak tek parmakla girebiliyordu. Aslında 15-20 dakika sürebilecek bu işlemler silsilesi, deneyimsizlik ve organizasyonsuzluk nedeni ile 2-5 saat sürdü. 

Görüşme kabinine girdikten sonra bize Selim'in gelmesinin biraz zaman alacağı için beklememiz söylendi. Yarım saatlik sürenin Selim gelince işlemeye başlayacağı belirtildi. Biz Selim'i beklerken yandaki iki kabinde görüş yapılıyordu. Kabinler kapalı olmadığından herkes herkesin ne söylediğini duyabiliyordu. Kalın camlı bir bölmenin her iki tarafında telefon ahizeleri vardı. Görüşmeler bu ahizelerle yapılıyor. Görüşme yapılan kabinlere bir göz attığımda, kabinin birinde saçlı ve bayağı uzun sakallı bir tutuklu/hükümlü, diğerinde ise yüzünde darp izleri olan, saçı sıfır numara ile tıraş edilmiş bir başka tutuklu/hükümlü vardı. Arkalarında, üzerlerinde gardiyan üniforması olmayan, sivil giyimli şahıslar bekliyordu. Bu kişilerin konuşmalara müdahale için orada bulunduklarını biraz sonra anlayacaktık. 

Selim, kabine zorla yürüyerek girdi. Saçları, sakalları kesilmiş ve oldukça zayıflamıştı. Ayakta zor duruyordu. Kabinde onun hemen arkasında sivil giysili üç şahıs yer aldı. Selim zamanın yetmeyebileceğini, o yüzden anlatmak istediklerini hemen sıralamak istediğini söyleyince, biz de görüşün yarım saat olacağını belirttik. Selim, arkadaki kişilere dönerek bizim duyamadığımız bir şeyler söyledi. Arkadaki şahıslardan, amir olduğu izlenimi veren birisi, görüş süresinin konuşulanlara bağlı olacağını söyledi. 

Selim'in kaburgalarında kırık, sağ omuzunda kurşun var. "Hayata Dönüş Operasyonu" sırasında atılan gaz veya sinir bombalarından kalçasına saplanan bir parçayı kendi elleriyle çıkardığını, Bayrampaşa'dan nakil olduğundan bu yana hiçbir tıbbi yardım görmediğini, tek kişilik bir hücrede (oysa Selim tutuklu ve tutukluların hücrelere konulması yasal değil) beş gündür ayağa kalkamadığını, bu süre boyunca ciğerlerinden siyah renkli ifrazat geldiğini, ama artık iyi olduğunu söyledi. Konuşmasından anlayabildiğimiz kadarı ile kaburgaları Edirne'de kırılmış. Çok kötü görünmesine karşın, kendi durumunun oradakilerin çoğundan daha iyi olduğunu söyledi. Bizden ilk istediği şey battaniye oldu. Selim'in dolaylı ve dolaysız anlatımlarından tutuklu/hükümlülere gazete ve televizyon yasağı uygulanmakta olduğunu, bu insanların operasyondan bu yana dünya ile tüm ilişkilerinin kesilmiş olduğunu ve tam anlamı ile bir tecrit ortamında olduklarını kolayca anlayabildik. Operasyon sırası ve sonrasında kendilerine yapılanları protesto için kendisinin de açlık grevine başladığını söyledi. Edirne'de bulunan tutuklu/hükümlülerin büyük bir çoğunluğunun ya ölüm orucunda, ya da açlık grevinde olduğunu söyledi. Görüşmenin bu aşamasında arkadaki şahıslar müdahale ederek, görüşmenin bittiğini söylediler. İtirazlarımız üzerine son beş dakikaya girdiğimiz söylendi. Oysa görüşmeye başlayalı daha on dakika olmuştu. Kavga-dövüş bir beş dakika kadar daha görüştükten sonra
görüşme sona erdi. Biz Selim'le 15 dakika görüşebildik. Yan kabindeki saçlı, uzun sakallı tutuklu/hükümlü 30 dakika; onun yanındaki kabinde bulunan, yüzünde darp izleri bulunan, saçları kesik tutuklu/hükümlü ise yakını ile 5 dakika görüşebildi. Kabinlerdeki konuşmaların ister istemez duyulduğunu söylemiştim. Dışarı çıktığımızda baygın bir kadının kucakta taşındığını gördük. Meğer bu kadının açlık grevi nedeni ile ayakta duramayan oğlu, konuşmaları beğenilmediği için arkada duran sivil giysili şahıslar tarafından, ana ve babasının gözleri önünde yumruklanmış. Kadıncağız da o yüzden bayılmış. 

Edirne'de siyasi tutuklu ve hükümlülere resmen vahşet uygulanıyor. Kabinlerin arkasında duran sivil giysili şahısların kim oldukları, hangi kuruluşa mensup oldukları ve oralarda neden bulunduklarının açıklanması gerekiyor. Tavırlarından bu kişilerin sıradan jandarma veya Adalet Bakanlığı'nın sıradan memurları olmadıkları anlaşılıyor. 

Tutuklu ve hükümlülere "değişmeleri" için ağır baskı yapıldığı izlenimini edindim, bu baskının da kabin arkalarında bekleyen "özel" kişilerce uygulandığını sanıyorum. 

Bana göre "Hayata Dönüş Operasyonu", hükümetin açıkladığı amaçların tam tersi bir biçimde ve tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bence cezaevleri sorunu çözülemediği gibi daha da ciddi bir sorun halini aldı. 

İlk andan itibaren tutuklu ve hükümlüler arasında uygulamalarda ayırımlar başladı. Dışarıda albay, isteyen herkese ek battaniye verildiğini söylerken, Selim bizden battaniye istedi. Bazı görüşmeciler 30 dakika görüşürken bazıları 5 dakika, bizim gibileri de 15 dakika görüştü. Buradan da anlaşılan, Adalet Bakanlığı yetkililerinin "tretmana" uyan ve uymayan mahkûmlara karşı farklı muameleye hemen başladıklarıdır. 

Eğer bu sorun gerçekten çözülmek isteniyorsa, F tiplerindeki baskı ve işkencenin hemen durdurulması, yaralıların tedavilerine hemen başlanması, gazete, televizyon ve benzeri yasakların hemen kaldırılması ve zaten yasal olmayan hücre uygulamasına son verilerek, tutuklu/hükümlülere ortak yaşam olanağının sağlanması gerekmektedir. Bunlara ek olarak, Adalet Bakanı 9 Aralık'ta Türkiye kamuoyuna verdiği sözlerin gereğini yapmaya hemen başlamalıdır. 

Gördüklerimden, işittiklerimden sonra şunu kesin olarak ifade ederim ki, uygulanan baskı, işkence ve insan onuruna yönelik aşağılayıcı tavırlar karşısında, insan olan herkes hatta Bakan bile ya açlık grevine başlar, ya da ölüm orucuna. Canımız kadar sevdiklerimizi ilgilendiren bu sorun hakkında böyle bir yargıya varmak çok acı ve utanç verici. 

Acı bizlere kaldı, utanç da bu projeyi dayatanlara, operasyonları yapan ve yaptıranlarla, bütün bu gelişmeleri tek yanlı olarak destekleyen yazılı ve görsel medyacılara kaldı ve kalacak. *