Latif Tiftikçi, 22 aydır cezaevinde. Açlık grevini 25. gününde bıraktı, 31 kişinin öldüğü operasyondan sonra yeniden, bu kez süresiz başladı. 12 Eylül sürecinde 5 yıl hapis yatan ağabeyi Haydar, iki süreci karşılaştırıyor. 

12 Eylül daha az şiddetliydi (Cumhuriyet, Pazar Dergi, 07.01.2001)

BERAT GÜNÇIKAN 

"Biz önünde sonunda küçük burjuva bir aileyiz." 

Anne, baba ve üç oğuldan kurulu Tiftikçi ailesini böyle tanımlıyor Mustafa Haydar. Banka müdürlüğünden emekli baba, ev kadını anne, kentin muteber bir semtinde ev, SSK güvenceli işler, evlilikler, üç torun... Bir yürek burkulması yok değil, ortanca oğul Latif yirmi iki aydır cezaevinde, 12 yıl hapis cezalığı Yargıtay'da, açlık grevini yirmi beşinci gününde bırakmış... Ama şimdi yine açlık grevinde, binlerce tutuklu ve hükümlü gibi... 

Bir ay önce... Tiftikçiler'in gözü kulağı cezaevinde, ölüm oruçları ölümler başlamadan sonuçlansa... İyi de bu bayram görüşe kim gidecek, Mustafa mı, küçük oğul Eyüp mü, anne Nuran Tiftikçi mi? Belki üçü de... 

19 Aralık sabahı... Televizyonlarda canlı yayın, cezaevleri alevler içinde, tutuklular yanıyor, kurşunlanıyor, operasyonun adı: Hayata Dönüş! Bir yıllık hazırlık sonuçlanıyor, daha on gün önce sarfedilmiş "Kamuoyuna rağmen F tipi cezaevlerini açamayız" sözleri anlamını yitiriyor, sevkler, gardiyan ve diğer görevlilerinin ataması aylar önce yapılmış F Tip'lerine. Nuran Tiftikçi şöyle diyor: Ölüm orucunda olduklarını biliyordum, ama operasyon haberini alınca kendime gelemedim, mahvoldum... 

Mustafa önce Ümraniye Cezaevi'nin önüne koşuyor, sonra Kandıra F Tipi'ne... 

"Düşünebiliyor musunuz, kardeşinizi kaybediyorsunuz, günlerce peşinden koşturuyorsunuz, hastane listesinde, ölüler listesinde arıyorsunuz. Sonra cezaevindekiler listesinde adına rastlıyorsunuz ve seviniyorsunuz, nasıl bir ortamdan çıktı, ne durumda hiçbir bilginiz yok, ama o anda sağ diye seviniyorsunuz... Aslında sevinilecek bir durum yok çünkü ölüm oruçları sürüyor ve her an birileri ölebilir..." 

Operasyon sonrası ilk görüş... Sıra beklerken görüşten çıkanların yüzünden kendi yakınının halini kavrama çabası. Ağlamalar, "Oğluma ne yaptınız" çığlıkları... 

"Tam bir cehennemden çıktıklarını söyledi Latif. Bize göstermediği yaraları bereleri vardı. Bu kez ayakta gördük diye sevindik ama... Tecritteler, şu ana kadar ciddi bir doktor kontrolü olmamış ve kurşun yarası olan birinin hücrede tutulduğunu söylüyor. Dışarıda olup bitenleri günde üç kez hücrelerine giren gardiyanların yüzlerinden okumaya çalışıyorlar, bir de davranışlarından... Onlar doktor istiyorlar, operasyon sırasında oluşan yaralarının tedavi edilmesini istiyorlar ama açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını sürdürecekler..." 

İçeriye izin verildiği kadar giysi bırakılıyor Latif için. Açlık grevi üşümeyi daha da arttırıyor ama battaniye yasak, temizlik malzemeleri, sigara da, çünkü cezaevi kantininden alışveriş yapmaları isteniyor. 

"Fiyatlar fahiş, ailelerin bunu karşılaması çok zor..." 

Ümraniye, sonra da Kandıra Cezaevi Tiftikçi Ailesi için cezaevleriyle ilk tanışıklık değil, 12 Eylül sonrasında Mustafa Haydar da tutuklanmış ve beş yılını Metris Cezaevi'nde geçirmiş. İki süreci karşılaştırıyor: 

"Biz baskının çok yoğun olduğu bir süreç yaşadık. Tek-tip elbise dayatması nedeniyle yaklaşık bir buçuk yıl iç çamaşırları ile gezdik. Hemen hemen her gün operasyon yapılıyordu ve dayak yiyorduk, aramızda çürüğü, yarası olmayan insan yoktu. Kötü bir biçimde dövüyor, soyarak kıça falaka atıyor, coplarla her yanımıza vuruyorlardı. Aralıksız psikolojik ve fiziksel baskı altındaydık, ama bu kadar şiddet yoktu, karşımıza geçip de kimse ateş açmıyordu. Şimdi doğrudan insanları katletmeye yöneliyorlar. Bunu biz 12 Eylül faşizminde yaşamadık. Bu kadar pervasızca, öldürmek için saldırmıyorlardı..." 

Ya ölüm oruçları? 

"İçerdeki insanın dünyası bambaşka, ara renkler yok. Açıktan açığa iki cephe var. Devletin gözünde siyasi tutuklu yok edilmesi gereken bir düşman. Bu siyasi tutuklular için de öyle, ya direnirsin, ya ölürsün. Bu karşı karşıya kalmışlık bambaşka bir dünya yaratıyor, her şeyi farklı düşünüyor, değerlendiriyorsun. Orada her şey daha sert ve keskin. Her süreçte ölüm orucu, insanların hücre hücre bedenlerini ölüme yatırmaları son dönemde başvurulacak bir eylem. Bizim dönemimizde de öyleydi, insanlar başka çareleri kalmadığı zaman bu yola başvuruyorlar. Doğrudan senin insanlığına saldırıyorlar. O noktadan sonra sınıf mücadelesi, halk için savaşım falan bir kenarda kalıyor. Sadece ve sadece kendi kimliğini, politik yapını ve insanlık onurunu korumak için savaşıyorsun, çünkü elinde kalan bu, buna sahip çıkmaya çalışıyorsun, ölüm bu noktada çok basit kalıyor..." 

Bugün? 

"Biz dışarıda 'şimdi zamanı mıydı' diye boşu boşuna tartışıyoruz. Ama onlar bizden daha iyi biliyorlar. Biz de o dönemde dışardakilerden daha iyi biliyorduk. Bugün F Tipi konusundaki gelişmeleri de onlar bizden iyi biliyordu, atamalar yapılmıştı ve her şey hazırdı. Bu operasyonun hazırlığını da bir yıldır yaptıklarını kendileri söyledi. Bu sürecin nereye yöneleceğini içerdekiler biliyordu ve oturup kendilerine saldırılmasını beklemek istemediler." 

Nuran Tiftikçi de yirmi yıl arayla kapısında beklediği, görüş kabininin görüşmeci kısmında beklediği cezaevlerini kıyaslıyor: 

" O zaman Mustafa bana üzüleceğim diye durumlarını anlatmazdı, sadece tek tip elbise için çıplak kaldıklarını biliyorduk. Çünkü bir kez mahkemeye gittiğimizde çıplak gelmişti. Ama bu derece yaşamamıştım, bu sefer 'gittiler artık' dedim, 'öldüler'. O zamanlar bu kadar şiddet yoktu." 

Ankara'da yaşadıkları yıllarda komşularının "biz böyle çocuklar görmedik" dediği, en büyüğü 1959'lu, ortancası 1961'li, küçüğü 1964'lü üç oğlunun büyüme süreçlerini "başarılı" ve "efendi" diye anlatıyor Nuran Tiftikçi. "İhsan'ın da benim de öyle politik şeylerimiz yoktu. Devlet neyse bütün kurallarına uyardık, hiç karşı gelmezdik, her şeyi olumlu karşılardık. Sonra olmayacak şeyleri gördük, şimdi de vahşeti... Artık yalnız ben değil, herkes ne olduğunu biliyor, baksanıza yolsuzluklara... Kimsenin devlete güveni kalmadı..." 

Latif, baba mesleğini sürdürüyor liseyi bitirince, o da Osmanlı Bankası memurları arasına katılıyor, sonra yabancı bir havayolları şirketinin kambiyosuna geçiyor... "O hepimizden daha çok kazanıyordu, artık gelecek kaygısı kalmamıştı" diyor Mustafa Haydar "Ama 'ben bunu yapmak istemiyorum' dedi ve işten ayrıldı. Latif cezaevine girince oturup ailece konuştuk, 'neden biz bunları yaşıyoruz' diye. Sonunda insanlarla doğruluk üzerinden, önce başkasını düşünmek üzerinden ilişki kurduğumuza karar verdik, bu da bizi bu sonuca götürüyordu." 

Baba İhsan Tiftikçi geçen yıl yaşamını yitirmiş. Cenaze töreni Mustafa Haydar ile Eyüp Tiftikçi'nin içe dönük diye tanımladıkları babalarını tanımalarını sağlamış. "Binlerce kişi vardı" diyor Eyüp, "Emekli olduktan sonra bir sıhhi tesisat dükkânı açmıştı, törende onun ücret almadan, üstelik ustaların ücretlerini kendi cebinden ödeyerek kaç kişinin su tesisatını döşediğini öğrendik. Herkes bir iyiliğini anlatıyordu, şaşırdık..." Mustafa Haydar ise kendisinin cezaevine girmesinin babasının yaşamında nasıl bir dönüşüme yolaçtığını anımsıyor: 

"Babam Eskişehir'e müdür olarak atanmıştı, mesleğinin doruk noktasındaydı ve bundan sonra tadını çıkartacaktı, ama ben tutuklanıp da Eskişehir'den Metris 'e gönderilince benim peşimden koşabilmek için istifa etti. Latif'e de aynı şeyi yaptı, peşinden koştu..." 

Latif'le yaptığı son görüşten on beş gün sonra yaşamını yitiriyor baba Tiftikçi. Bir sonraki görüşte karşısında iki kardeşini birden görünce şaşırıyor Latif. Mustafa Haydar "O gün ilk kez üç kardeş birlikte, karşılıklı ağladık" diyor... 

Ya bundan sonrası? 

Mustafa Haydar yanıtlıyor: 

"Cezaevindekileri F Tipi'ne atarken aileleri de toplumdan soyutlamaya çalışıyorlar ve hedef gösteriyorlar. Demokratik bütün yolları tıkıyorlar ama biz elimizden geleni yapacağız. Bu sürecin nereye gideceğini bilmiyorum ama korkarım ki bu toplumu şiddet bekliyor, çünkü şiddet şiddeti doğurur..." 

Toplum? 

"Öfkemiz var. Bu sadece operasyona değil, operasyona tepki göstermeyenlere de. Bu süreçte biz aileler, hepimiz bütün dünyadan koptuk. Eşofmanını çekip koşu yapan biri ya da televizyondaki bir eğlence programındaki sululuklar her zamankinden daha fazla etkiliyor. Bu ülkede bunlar yaşanırken, böyle bir sessizlik öfkelendiriyor..." **